14 Ocak 2009 günü birisi çıkıp da “alçak irtifada kuş sürüsü çarpması sonucu çift motor kaybı ve en yakın havaalanına gidecek zamanın kalmaması” kurgusunun uçuş simulatörlerine eklenmesini ifade etmiş olsaydı, o gün muhtemelen alay konusu olurdu. Belki de oldu, kim bilir?
Tarih 15 Ocak 2009 gününü gösterdiğinde Kaptan Pilot Chesley Sullenberger ve ekibi havacılık literatürüne 'ekstrem, öngörülemez ve milyarda bir görülecek' cinsten bir acil durum zinciri içerisinde o meşhur 'Hudson Mucizesi'ni gerçekleştirdi.
Bu olaydan sonra tüm dünya havacılık otoriteleri simülatör eğitimlerine çift motor kaybı senaryolarını, kuş çarpması protokollerini ve düşük irtifada motor çalıştırma prosedürlerini kalıcı olarak kazıdı. Doğru olan da buydu. Nadir olanı yönetmek, emniyetin temel kuralıdır.
Ancak burada sivil havacılık aklına sormamız gereken çok çarpıcı bir soru var: Biz milyarda bir ihtimali olan teknik krizler için her gün pilotlarımızı simülatörlerde terletirken, bir pilotun ya da kabin memurunun uçuş esnasında akut dental barotravma -yani basınca bağlı şiddetli diş ağrısı- yaşama olasılığı nedir? Hangisi daha sık gerçekleşir?
İstatistiksel modellemeler ve epidemiyolojik veriler bize sarsıcı bir gerçeği fısıldıyor: Bir pilotun uçuş esnasında basınca bağlı diş ağrısı yaşama ihtimali, çift motoruna kuş giren bir uçağın Hudson Nehri'ne inme ihtimalinden katbekat daha yüksektir.
Hatta bunu rakamlarla açıklayacak olursak havacılık mühendisliğinde iki motorun birden büyük kuş çarpması nedeniyle tamamen itkisiz kalması 'extreme event' kategorisindedir ve istatistiksel olasılığı kabaca 1 milyarda 1 uçuş saatidir. Tam bir Hudson zincirinin (düşük irtifa, havalimanına dönüş imkansızlığı, kontrollü suya iniş ve hızlı tahliye) gerçekleşmesiyse bundan çok ama çok daha nadirdir.
Buna karşılık, sivil havacılık ekipleri üzerinde yapılan güncel epidemiyolojik çalışmalara (örneğin Lipisk 2022 verilerine) baktığımızda, aktif görev yapan kokpit personelinin hayatları boyunca uçuş sırasında en az bir kez barodontalji yaşama prevalansı yüzde 41'dir! Kabin ekiplerinde ise bu oran yüzde 52'ye fırlamaktadır. Yıllık insidans bazında baksak bile, bir uçuş ekibinin kokpitte akut diş ağrısıyla karşılaşma olasılığı, kuş çarpması krizinden binlerce kat daha fazladır.
Peki, risk bu kadar büyük ve matematik bu kadar açıkken neden sistemin refleksleri tam tersi yönde çalışıyor? Neden 'Hudson Mucizesi' için milyonlarca dolarlık simülatör yatırımları yapılırken, uçuş emniyetini doğrudan baltalayan dental patolojiler havacılık muayenelerinde bir el feneri ışığıyla geçiştiriliyor?
Bunun cevabı, havacılık psikolojisindeki "görünürlük yanılsaması"dır. Motorun durması gürültülüdür; kokpitte kırmızı ikaz ışıkları yakar; FDR ve CVR kayıtlarına geçer. Oysa bir pilotun diş kökündeki sessiz apsenin 35.000 feet'te Boyle Kanunu uyarınca genleşerek yarattığı o korkunç acı sessizdir. Ne kokpitte bir master caution ışığı yakar ne de kuleye anons edilir. Pilot acıyı kokpitte tek başına göğüsler; durumsal farkındalığını, odaklanma yeteneğini kaybetme pahasına semptomları gizler.
Uçuş emniyeti, sadece uçağın mekanik parçalarının mükemmelliğiyle değil, o mekaniği yöneten insan faktörünün (human factors) fizyolojik bütünlüğüyle de ölçülür. En modern jet motorunu tasarlamak yetmez; o motoru kontrol eden elin acıdan dolayı titremeyeceğinden de emin olmak zorundasınız.
Nadir olan için simülasyon yapmak zorunluluktur; ancak sık olanı görmezden gelmek düpedüz bir körlüktür. Dünya genelinde yaklaşık 3,5 milyar insanı etkileyen diş çürüğü gerçeği ortadayken; sivil havacılık otoritelerinin kokpitteki bu saatli bombaları fark etmesi için daha kaç uçuşun emniyet sınırlarında, adeta uçurumun kenarında yönetilmesi gerekiyor?