Geçen ay, bir eczacı arkadaşımın eczanesinde kahvemi yudumlarken içeri bir danışan girdi. Eczacıdan şiddetli bir diş ağrısı için acil ilaç talep ediyordu. Bir hekim refleksiyle ister istemez kulak kabarttım ve konuya müdahale ettim. Ne zamandır ağrıdığını, nasıl bir tedavi uygulandığını sorduğumda, aldığım cevap sıradandı: Bir klinikte kanal tedavisine başlanmış, dişe geçici dolgu konulmuştu ve şimdi o diş sızlıyordu.
Buraya kadar her şey, Türkiye’deki herhangi bir semt eczanesinde her gün görebileceğiniz cinsten, son derece normal bir tabloydu.
Ta ki o can alıcı cümleyi duyana kadar...
Karşımdaki danışan bir havayolu pilotuydu ve o geçici dolguyla aktif olarak uçuyordu! Sohbetimiz derinleştikçe yüzündeki mahcubiyet ve şaşkınlıkla karışık şu itirafı yaptı:
“Hocam, geçici dolgu ile uçulmazmış, ben de yeni öğrendim...”
Bu cümle beni duraksattı. Çünkü karşımda duran sorun bir "bilgisizlik" sorunu değildi. Karşımda duran şey, milyarlarca dolarlık bir sektörün, milyarlarca yolcuyu taşıyan devasa bir sistemin tam kalbindeki kör noktaydı.
Gelin, önce kısa bir fizyoloji dersi yapalım.
Havacılık tıbbında Barodontalji olarak adlandırılan olgu -yani atmosferik basınç değişimlerinin tetiklediği diş ağrısı- aslında kendi başına bir hastalık değildir. O, dişin derinliklerinde, kök ucunda ya da eski bir dolgunun altında sessizce, sinsice büyüyen kronik bir patolojinin, uçağın kalkışı veya inişi sırasında acımasızca yüzeye çıkmasıdır. Sağlıklı bir diş, basınç değişimlerinden etkilenmez. Ancak ağzınızda asemptomatik (hiç ağrımayan) bir periapikal lezyon, mikrosızıntı yapan defektif bir dolgu veya hafif inflamasyonlu bir pulpa varsa, kokpitte veya kabinde 2.000 feet irtifayı geçip tırmanışa başladığınız an işin rengi değişir.
Lise yıllarından hatırlayacağınız Boyle-Mariotte Yasası kokpitte de hükmünü sürer: Sıcaklık sabit kaldığında, bir gazın hacmi basınçla ters orantılıdır. Uçak tırmandıkça kabin basıncı düşer; kabin basıncı düştükçe, dişin içindeki o gözle görülmeyen, hapsolmuş mikro gaz boşlukları genleşmeye başlar. Sert diş dokusunun içinde genişleyecek yer bulamayan gaz, canlı sinir ağının (pulpa) üzerine korkunç bir mekanik baskı uygular. Sonuç? 35.000 feet’te, bulutların üzerinde, zonklayan ve insanı adeta felç eden akut bir ağrı.
Uluslararası literatüre ve sivil havacılık verilerine baktığımızda, durumun vehameti daha net anlaşılıyor. Yapılan araştırmalar, askeri ve sivil uçuş ekiplerinin hayatlarında en az bir kez bu deneyimi yaşadığını gösteriyor. Avustralya’da yapılan geniş çaplı bir çalışmada, askeri pilotların yüzde 10-11’inin uçuş sırasında dental barotravma yaşadığı belgelenmiş. Ticari havayollarında ise durum daha da asimetrik. Sivil pilotlarda bu oran yüzde 20’lere çıkarken, kabin ekiplerinde prevalans yüzde 40 ila yüzde 52 arasında değişiyor!
Şimdi sivil havacılığın tüm aktörlerine, otoritelere ve havayolu şirketlerine o cesaret edilemeyen soruyu sorma zamanı: Bu ağrı, uçuş emniyetini riske atıyor mu?
Cevap, lafı hiç dolandırmadan söyleyelim: Evet, hem de çok ciddi bir şekilde. Akut ve şiddetli bir diş ağrısı altındaki bir pilotun durumsal farkındalığı (situational awareness) çöker, odaklanma yeteneği minimuma iner, karar verme mekanizmaları bloke olur. En kritik uçuş fazında -örneğin alçalmada veya kötü hava şartlarında pas geçme kararında- kokpitte saniyelerle yarışılırken, bir pilotun acıdan dolayı gözünün kararması bir "konfor" sorunu değil, doğrudan bir "uçuş emniyeti" (flight safety) krizidir.
Peki, havacılık sektörü bu riskin ne kadar farkında? Maalesef sivil kanatta tam bir "görmedim, duymadım, bilmiyorum" tiyatrosu oynanıyor.
Dünyadaki örneklere bakalım. Pakistan’da askeri pilotlara yönelik çok sıkı, akademik ve radyografik bir dental protokol uygulanıyor. Sonuç? Pakistan askeri pilotlarında uçuş sırasında barodontalji görülme oranı yüzde sıfır. Evet, yanlış okumadınız, tam sıfır. Buna karşılık, aynı ülkenin sivil havayolu pilotlarında bu oran yüzde 29.
Ülkemize dönelim... Türk Hava Kuvvetleri, NATO standartlarında (AMedP-4.4) ilerliyor. Pilotlar her yıl düzenli olarak panoramik röntgenlerle taranıyor, dental fitnes sınıflamasına tabi tutuluyor ve askeri havacılarımızda barodontalji oranı yüzde 0,3 gibi neredeyse yok denecek bir seviyede tutuluyor.
Peki ya sivil havacılığımız? THY, AJET, Pegasus, SunExpress ve diğerleri... Sivil havayolu pilotları her yıl (kabin ekipleri beş yılda bir) havacılık tıp merkezlerinde (AMC) periyodik muayeneye giriyor. Ancak diş muayenesi nerede yapılıyor biliyor musunuz? Kulak Burun Boğaz (KBB) başlığının altında, hiçbir dental radyografi (panoromik röntgen) istenmeden,vitalite testi yapılmadan, eski kanal tedavili restorasyonların protetik olarak restore edilip edilmediği kontrol edilmeden ve çok daha fazlası! Muayenenin nasıl yapılacağının bir standardizasyonu olmadan dişin içindeki ve kökündeki o gizli bombaların görülmesi beklenebilir mi? Elbette hayır.
Bu trajik ayrımın tek sebebi bütçe ya da kapasite yetersizliği değil. Ayrımın temel sebebi zihniyet. Askeri sistem diş sağlığını operasyonel bir uçuş emniyeti meselesi olarak görürken, sivil havacılık otoritesi bunu hâlâ rutin sağlık kontrolünün önemsiz bir alt kalemi olarak algılıyor.
Değişim için devasa bütçelere veya yıllar süren mevzuat revizyonlarına ihtiyacımız yok. Bugün, hemen yarın sabah atılabilecek üç basit adım var:
Yol Haritası ve Eylem Çağrısı:
1. Sivil Havacılık Genel Müdürlüğü (SHGM), periyodik medikal formuna iki basit soru ekleyebilir. Bu idari bir karardır ve sıfır maliyetlidir: 'Son 12 ayda majör bir dental işlem (cerrahi, kanal tedavisi vb.) geçirdiniz mi?' ve 'Uçuş sırasında hiç diş ağrısı yaşadınız mı?'
2. Kabin ekiplerinin periyodik muayene sıklığı beş yıldan iki yıla indirilmelidir. Türkiye'de yaklaşık 35.000 kabin memuru görev yapıyor. Prevalansın kabin ekiplerinde yüzde 52’lere ulaştığı bir gerçeklikte, bu taramayı sıklaştırmak havayolu şirketleri için bir külfet değil, personeline ve uçuş emniyetine bir yatırımdır.
3. Türk Dişhekimleri Birliği (TDB), hemen yarın bir "Havacılık Dişhekimliği Çalışma Grubu" kurabilir. Kliniklerdeki meslektaşlarımıza yönelik tek sayfalık bir kılavuz yayımlayarak; “Önünüze oturan hasta havacı personelse, işlem sonrası uçuş kısıtlama sürelerine uyun, geçici dolguyla uçmasına izin vermeyin” farkındalığını yayabilir.
Eczanede karşılaştığım o pilot dostumuz şanslıydı; ağrıyı yerde yakalamıştı. Peki ya yarın, o geçici dolgu kokpitte, alçalma rotasında, gece uçuşunda reaksiyon verirse?
Uçakların motor bakımlarını en ufak vidasına kadar mikro düzeyde takip eden sivil havacılık aklı, o uçağı uçuran insanların ağzındaki saatli bombaları ne zaman görecek?
Kimse bu soruyu sormaya cesaret edemiyorsa, biz sormaya devam edeceğiz. Çünkü emniyet, kör noktaları kabul etmez.